9.01.2010
Gececücmecüc
İnsan işçidir emek veren.
Eh Tanrı da işveren.
Peygamberler işgüzar oluyor bu takdirde
Eğleniyorum gecenin bir vaktinde.
{"Ne yazık ki su içmek günah değil diye haykırdı bir italyan, oysa ne güzel olurdu tadı!" Metis 2010 İllallah!}
19.10.2009
cacanavarvara
Baştan anlaşma yapalım; demek istediklerim bunlar değil. Hiçbir zaman demek istediklerini diyememişlerdenim, dediklerini de demek istememiş belki. Aynı gibi. Hem demek de yersiz şimdi, hem istediklerimi hem de bunları… Yani aslında benim demem o ki…
Kim kimi keseliyor belli değil lan bu memlekette. Kir çıkıyor solucan solucan, kir akıyor kahve-gri. Bu şehirde kimse çello çalmıyor, bunu kimlere ifşa etmek gerekir, kim bilsin isterdim kimbilir. Mazgallardan ağız kokusu çıkıyor, bakın bu doğru. Bunu söylemeli. Böyle şeyleri çok bilenler çok delirebilir.
Ama kimse kalaylamıyor kendini. Öyleyse kim uyduruyor şimdi bu parlak, bu konuşkan efsaneyi. Her seferinde değişen gerçekler otobüs demirlerinin sıcaklığı kadar tiksindirici belki. Ama böyle kaynaşmalı bir toplum, cemaat yanımızı fren esnalarında zuhur ettirmeliyiz, istemli istemsiz. Milyonlarca damardan bir balık sırtı örgüsüyle kangren olmalı beyinlerimiz. Zihnimi açtıkça iyice sorular… Kim soruyor bu soruları? Ben değil, o değil, biz hiç böyle bakakalmamıştık boşluğa, öyle mi gerçekten yalan söylemek gerekirse. Doğrusu inandıramayız artık kendimizi kimseye. Derilerde onlarca parmak izi dolanıyor, bizlercesinin sizlercesinin, her biri bir başka cücesi gülliver'in ülkesinin. Sersefil bir taburedeyiz, ağlamaklı, kırıldı kırılacak, gıcır gıcırdak. Yaylım ateşine tutuyorlar kimliğimi. Kimdi sahiden beni dolandıran. Kimliği, şunluğu ve bunluğu dolduramadan sıyırıyorum kabuğunu meyvelerin. Kalbe bir bayrağı zorla sokuyorlar kimler, kırış kırış bu kimler! Bu hepsi bu yüzden bu kirler bu kinler. Kafamız eğik göğe bakmaya çalışacağız. Önce ağlamalı asfaltın üzerine doğru, sıvazlayarak tüm insanlık yoksunluğunu. Dümdüz gitmemeli bir yol, kazalar olmalı, kazara öpmeliyim ben bir adamı ya da belki bir kadını… Bir insanın şunluğu bunluğuyla bunca alakadar olmamalı. İçim almıyor bu bütün bu çürük bu kokuyu. Şimdi gel de sil herkesin herkese duyduğu korkuyu.
Peyderpey çoğalıyor sancımız. Kimse çello çalmıyor, saz da çalmıyorlar artık. Nereden geliyor bu sivil ağıt. Sokağın başında beni bekleyin, orada sivil bir yaprak, kıpır kıpırdak ama hangi zincire marketler niyetiyle koridor koridor; mağazalar, binalar binalar beton beton boy boy. Kayboluyoruz, mekanlar kayboluyor. Kemiklerimizi etiketliyor bu kimler. Vicdanı bir hoş sömürüyor ki uzaktan yakından davulun sesi. Bu şehirdeki tüm renkler, kendi gerdan kırmalarının sonucu, bizatihi, fıtıkla beraber sislendi. E peki kim çengi? E peki kim çengi?
Yine kimliği, şunluğu, bunluğu, neliği, hangiliği sorunca kimse konuşmuyor.
Biz çello çalmıyor Biz saz da çalmıyor. Bu şehirde kimse, artık o kimlerse, hep
beton beton içinde duruyor, beton beton. Hep televizyon izliyor.
22.09.2009
Sirkeci
Sirkeci garında buldum kendimi. Yağmur yağıyordu. Sabah nasıl kalkmıştım, nasıl giyinmiştim de yola düşmüştüm, istikamet nereyeydi ilkin, ben hiçbirini doğru düzgün anımsayamıyorum. Anımsadıklarım sade garda başlayan, geçen ve giden vakitte olup bitenler. Yağmurdan ıslanan fotoğraf makinemi kendime bahane ederek gara sığınmıştım. Sirkeci garı kendimi bildim bileli güzel bir bekleme mekanı, kimi zaman güzel bir sığınak olarak bellenmiştir tarafımca. Bekleyişlerin yarıştığı kulvarların önünde ben yek halimle hiçbir şeyi beklemiyor olduğumu arsız bir atıllıkla gösteriyorum etrafıma. Etrafımda kimse yok esasen. Kendimi kandırıyorum. Zati tanıdık birinin her an bir yerlerden çıkma ihtimali ara sıra karnıma kramplar sokmuyor da değil. İstemiyorum tanıdık kimseleri. Gardaki bekleyişimi uzatıyorum. Trenler bana gelmiyordu ki, ben neyi bekliyordum o halde? Bazen domuzluğum tutar, ondandır biliyorum, olduğum yerde sebepsiz kalakalırım, gidemem de gelemem de. Bir trene binip bir başka şehre gidebilirim oysa ki, kurulması kolay hayallere müptela oluyor insan, ne yazık ki bir yere gelmek hep bir başka yerden gitmeyi zorunlu kılıyor, ben atıllığımı seviyorum o an. Hayalime döneyim, bilmediğim bir şehre giden o trende uyuyup kalırım, gözümü açtığımda bambaşka bir manzarayla karşılaşırım, fazla ısıtılmış bir kuşetli vagonda serinlemek için elimi trenin camına dayarım ilkin ve sonra elimi yüzüme koyarım, soluk renkli perdeleri aralar kış kıyamette sevi gibi parlayan güneşi misafir ederim kompartımanıma.Hayallerimi kaldırıyorum raflarına, ellerimi ovuşturuyorum. Bilmiyorum nedendir eylül dedin mi ben üşümelere başlıyorum.
Gitmeden evvel son bir kare, iki efendi ve bir şemsiye. Aklım takılıyor şimdi bu şemsiyeye. Efendilerden hangisinindi o şemsiye? Hangisi bir diğerini yağmur altında bırakacaktı bir süre sonra. Hava kararana dek kaldım orada, efendiler birbirlerini bırakamadılar. Bense efendileri mi, kendimi mi yahut sade garı mı bilmiyorum, bıraktım gittim, cebimde yumruk olmuş avcum açıldı.Şimdilerde de vakit yine mis gibi bulanık bir eylül, benim üşümeler başladı, ne yapayım başka, seviyorum sonbaharı..
31.08.2009
evham
Suskunluğumuzun zemini belli belirsiz sebeplerle, kafa karıştıran ihtimaller ve bazı bazı inanılmış olmalarıyla epeyce sağlamdı. Söyleyebileceklerimizi sakınmak huyu, bir deli huyu muydu? Tembellik deyip geçmeli belki de. Yalnızlığın mümkün olmadığını anlayabiliyor, bir anıyı, bir kimseyi, bir hayali, bir geleceği ve şimdiyi, arasına sıkıştığınız kalabalıklar haline getirmekte ustalaşıyorsunuz zamanla.
Zamanla susmanızın taşıdığı manalar değişiyor. Değerlendiriliyorsunuz etrafınızdaki o onca kalabalıkla ve onlara karşın kendinizle. Bir bilememezlik, tutukluk vuruyor her hareketimize. Uzaklaşmanız, bambaşka ülkelere ve şehirden şehre dolanmanız içinizde taşıdığınız kurşuni ağırlığı hafifletir sanıyorsunuz. Gittiğiniz her yerde, evvelden beri kurmaya çabalayıp da kuramadığınız cümleleri bir de bilmediğiniz, tam hissedemediğiniz bir dilde kurmaya çalışıp beceriksizlikle karşılaşıyorsunuz.
Kendi hikayemizi, dargın olduğumuz her sıfatı bir başkasıyla tamamlamak gereği yakamızı bırakmıyor. Bir eskimişlik kokusuyla yeni, yepyeni başlangıçlara yaklaşmaya çalışsak da bu kokudan korkuluyor. Alışamıyoruz sevmeye, ağır yaralar almış olması, hatta küçük berelerden bile evham kapması, acı çekmesi işimize geldiği kadar hoşumuza da gidiyor. Kaç sevginin bırakılmışlığının ahı yahut pişmanlığı varsa da içimizde, birçoğunu tekrar tekrar kurmanın mümkünlüğünü de sorguluyor hep bir yanımız. Sonrasında bir başka önü alınması güç arzuyla hüzne el uzatıp, yalnız kendimizin anlayabileceğini sandığımız, ki aslında kendimizde bile çözemediğimiz, sorunlar yaratıyoruz. Aksi olarak korkunç bir hüzün yokluğuyla da bir diğerinin bizi sevemeyeceğine karar verebiliyoruz.
Defalarca dolandığımız sokaklar, ilgisizliğimizle bizi boğuyor. Manzaraları artık anılarla yorumlamaya başladıkça, her baktığımız duvardan biri çıkabiliyor. Başınızı çevirip bambaşka bir sokağa girdiğinizde bilinmedik yeni yaşamlara kucak açmış gibi temiz hissedebiliyorsunuz, geçmişinizi sürüye sürüye her yerde kokunuzu bıraktığınızı bile bile.
Bilmekten öte elinize kağıtlar geçiyor bir de. İçinizdeki itki yazmanızı, bir şekilde bir zehri kusmanızı söylüyor. Sözlerinizi salt kendinize duyurmaktan başka bir çıkış yolu olmadığında bir de onları gözünüzün önüne getirme arzusu, anıları yeniden kurup aralarına burnunuzu sokmayı zorunlu kılıyor. Artık acınızı yaratabildiğinizi fark ediyorsunuz. Ensenizin, burnunuzun terlediğini, ellerinizin soğuduğunu, bir kelimeyi binbir güçlükle kağıda döktüğünüzü, okuduğunuzda karnınıza ağrılar girdiğini ve gireceğini biliyor, bu anıların yaşanırken değil hatırlanırken daha çok değerli ve kuvvetli olabileceğini görüyorsunuz. Bir korku sizi itekliyor, sizi kovalayan bir yığın virüs oluveriyor sanki bütün anılar.
Hüznünüzü akıllıca yarattığınızı ve onu sevdiğinizi görüyorsanız, bundan sonra türlü olası riskleri göze almaya başlıyorsunuz. Anladınız artık; ilhamdan değil evhamdan yazıyorsunuz.
13.07.2009
otur kalk
4.07.2009
Gayrı her kelam değil mi laf-ı güzaf?
Bu şiir mi, bu ne bilemiyoruz artık, bir şekilde daracıktır kalplerimiz kendimize bile. Birdenbire içine düştüğümüz ahval giderek periferik bir alıklık oluşturdu çehremizde. Cümleler kuracağız daha çok, daha tumturaklı ve başında kukuletalı. Rengarenk oyunlar, sonsuza giden 8 tane uçurtma yapacağız. Hata yapmaktan it gibi korkuyoruz kendimizi kandırmışlığımız bu belki de. Bundan sebep kendimizi her bir adımdan geri bastırıyoruz, acıyı bastırıyoruz başka şey değil, elimizi kolumuzu kilitlemek bu, başka şey değil. Elimizi açıp baş hizasında "nereye kadar" jestini yapıyoruz. Sıkılıyoruz mütemadiyen. Kandillerimizi yakıyoruz. Bize hiçbir zaman iyi gelmeyeceğini bildiğimiz kitapları okuyor, ezgileri dinliyoruz. Bizi hiçbir zaman yaşar halde dipdiri kılmayacak bir hayata acı çekerek devam ediyoruz, seçiyoruz bunu da tuhaftır. Hüzünlüyüz ve mutluluğu böyle tanımlıyoruz. Ne saçma laf ettim, biz mutluluğu da tanımlayamıyoruz esasen, tanımlamakla uğraşmış mıydık hiç, böyle bir derdimiz olmadı sanıyorum. Gülmelerimizin ortasında durup düşünmedik mi çokça. Bu dengeyi arayışımıza ispattı kendi içimizde.
Buralarda bir çay bahçesinde çayını içerken, yolun ortasında susarken, durup durup bir şarkıya ıslığınla eşlik ederken yoldan gelip geçen veya duran tüm insanlar sana bakıyor, gözleri, ağızları, çay kaşıkları, höpürdemeleri hep vuruyorlar kafana. Hay canına yandığımızın kalabalığı, nasıl da çoklar. Şikayetimiz yok hiçbir şeyden , eh birşeylere baş kaldır be arkadaş, yok nasıl muhallebi çocuğuyuz biz aslında bir tarafımızla, bir tarafımızda gizli ne var başkaları anlamıyor, başkaları kadar biz de anlamıyoruz.
Oralarda "aile çay bahçesi" yoktur, çardak yoktur, "jardin de .." ve saire vardır, pek sevimsiz, anane böreği de yoktur, cumbalı evler yoktur, sevdiğin insanlarınla çitleyeceğin çekirdek bile yok be yaren, sevdiğin ezgiler taşmaz dükkanlardan, kimse kimseye ikram çay vermez. Sabaha kadar oturup çan sesi duyuyoruz. Ezan sesini seven dinsizleriz. Alışkanlıklar tüm duygulanıma sebepmiş.
Biz neye gönül düşürdüktü narenciğim, unutma onları, çok özleyeceksin, çok özleyeceğim sohbetini. Her yerde, sürekli, "nereye kadar". Devam et, bu böyle, aldırma desek de aldıracağız ya her bir şeye, heyhat "cancağzım" heyhat.. Öperseversayarsarar..
Gidiyorsun kuzum, kısa sürecek de olsa, biliyorsun gittiğin mevsimlerde göğe baksam seni kolayca bulurum.
Hem-dem'iz, hemfikiriz seninle şu şey üzere, bu şiir mi, bu ne, hiç bilemiyoruz;
Tragedyalar - 3 {Koro}
Birden bire yapayalnızsanız her yerde
Ve bundan korkuyorsanız
En küçük şeylerden bile. Örneğin birine saati sorsanız
Karşıdan karşıya geçseniz bir caddede
Sesinizi alçaltıp dikkatle bakaraktan çevrenize
Biriyle bir şeyler konuşsanız
Ve her gün kitaplar, dergiler alsanız. Postacı her gün mektup getirse
Sözgelimi bir resmi dairede
Fazlaca oyalansanız
Şöyle bir iki otobüs kaçırsanız üst üste neden olmasın
Kaldı ki, hiçbir şey yapmasanız bile
Tuhaftır
Sanki herkes kuşkuyla bakacaktır yüzünüze.
Ve işte bir lokantaya girdiniz, garsonla çene çaldınız
Şarapla yiyecek bir şeyler söylediniz, hepsi bu kadar
Biraz da güldünüz aklınızdan geçen bir şeye
Ya gülünç bir olaya, ya önemsiz bir söze
Ama az ötede düğmeleriyle oynayan
Ve yiyen tırnaklarını bir adam
Duraksız sizi izliyordur belki de.
Ya da bir dernekte üyesiniz, azıcık mutlusunuz
Ya da küçük bir memur bir banka servisinde
Durmadan suçlusunuz
Durmadan suçlusunuz
Durmadan suçlusunuz ve artık kendinizi
Gücünüz yok ödemeye.
Giderek siz oluyorsa bütün bir kalabalık
Yüzünüz yüzlerine benziyorsa, giysiniz giysilerine
Ansızın bir hastanın kendini iyi sanması gibi
Gücünüz yetse de azıcık bağırsanız
Bir yankı : durmadan yalnızsınız
Durmadan yalnızsınız.
Edip Cansever
30.06.2009
Sala'ta'hta
Tahta iskemlemi doğrulttum, çektim bir iskemle de karşıma, uzattım bacaklarımı offf nasıl sızım sızım, çok yol yürümüşüm yine. Bir şeyler okur yahut yazarım kafayı toparlayabilirsem, aksi takdirde kafayı dağıtmak için iki duble koyarım. Önümde bir kaç saman kağıt var ama tahta kalemimi bulamıyorum, onca kalemin arasında en sevdiğimi bulamıyorum, yazmayacağım o halde. Sırtım ve boynum ağrıyor kalktığımdan beri, tüm gün de ağrımaya devam etti, geçmedi illet. Kambur duruyorum ben sürekli, ağrının sebebi budur belki, bundan vazgeçmeliyim. Ne yaptım ben dün gece, yine mi çok dans ettik arkadaş, bu kollarım niye ağrıyor benim sence? Yoruldum. Bir süre bırakma elimi, bak. Bak senin elinden benimkilere bir şeyler geçiyor, iki elden fazlası değiyor birbirine. Bir şey, bir değirmi diyor Cemal abi. Öteki C.'nin dediğine de gelelim öyleyse; hava boşlukları olmamalı arada diyor; bastır o zaman ayanı ayama, yüzünü yüzüme koy. Elektrikler kesildi, mühür vurmuşlar sayaca. Haydaaa. Kandil yakarım o halde. Aydınlanmak için para mı vereceğiz? Mektepler ne için ya? Her şey için para veriyoruz.
Şimdi hatırladım, cümbür cemaat kayığı kıyıya çekmeye uğraştık tüm gece. Tahta kayığı. Bir kayığı ötekine yaklaştırıp hem-demlik edecek dostlar bulsaymışız keşke. Sona ulaşmak için hep kürekler, oysa ki son başlangıcın içinde. Tamam sen ben ve aymazlığım olsun bu sadece. İyi, peki, parmaklarımı gözlerine koyacağım. Ağzımı elmacıklarına. Biliyorum ben, sen sanma ki bu burnum benim küçük diye koku almaz. Aklımda bir kaç şişe şarap var, ve şarap kokusu, dönüp duruyor yoğun kırmızısı kayığın içinde. Bak bu sefer söz diyorsun. İyi de biliyorsun sen ben yokum bu işte. Çoktan yok olduk. Seninle de n'olmuyor. Sigara yakıyorum, canımı yakıyor. Parmaklarım çarpık çurpuk ağaç dalları gibi, sonra kupkuru. Yine de hissiz değil, dokunduğum her şeyin tadı uçlarında. Biyolojik olarak da bir parmak uçları bir de dudaklar en yoğun hisli yerlermiş vücutta, bir arkadaşım aydınlatagelmişti beni bu hususta. Hafif kesmiştim parmağımın birini bıçakla. Salatanın hıyarını keserken elim kaymıştı.
Heh evet salata yapıyorum bazı akşamlar, ezgiden bir şarkı söylüyorum marulları keserken. Hatun dediğinin yemek yaparken şarkı söyleyeni, mırıldananı makbulmüş, yemeği dert etmeden keyifle yapıyor demekmiş. Ayrıca her kadının tadı bulaşırmış kendi yaptığı yemeğe. Bizim sülalede laf çok inanır mısın, hoşhane laflar bunlar ama, hatunluğa dair, adamlığa dair, seviye dair. Mutlu olurum o an, sanarım yani, tebessüm en nihayetinde. Çok duyduğum laflar bunlar benim. Sonra domatesleri ince ince kesmeye devam ettim. Gören şaşırır bu kaba ellerden mi çıktı diye bu minicik doğranmış domatesler, o vakit Ali Haydar'ın tombul ve kıllı parmaklarını hatırlar, hatırlatırım.
Elimdeki telefona baktım uzun uzun. Yakınlıklar da ağrıyı şiddetlendirebilirmiş öğrendik, ihtimallermiş insanın tüm heyecanı. Tam söyleyecektim, diyecektim ki, sözcükleri ben sevmedim, ben sevmedim ki hiç böyle dert dökmeler, anlamadın ki hem, anlatamadım ki, vaktim yok, gidiyorum. Hayır, ben tahta bir şeyler arıyorum. Tahta kayık, tahta iskemle, tahta kalem ve saire. Ah evet, tahtaköşküm var benim o bana yeter. Cumbasına asılı bir suret halinde gelen geçeni seyreylemek de pek güzel. Alıştım hem. Kışlıkları kaldırdım. Yazlık bir iki parça eşya, keten pantol, bez ayakkabı, ince göynek. Eh yeter. Geçer böyle yaz günleri. Dur bi bakayım penceremden, o kambur adam geçecek mi yine. Seyredeyim sokağı elimde iki porselen kase, birinde çekirdek birinde kabuğu.
İskemleden çekiyorum bacaklarımı, üşüdüm, böyle kısa pantolla balkonda, geceler serin olabiliyor bazı bazı. İçeri geçeyim. Bulsam iyi olacak şu tahta kalemimi, zira birikti. Alıp dışarıda yazacağım bu sefer hanidir yapmıyorum. Eve dönünce biber dolması yaparım yanına domatesli pilav. Dargın da değiliz ya kimseyle, hadi neyse. Yanına salata da yaparım yine. Yahut değişiklik olsun bu sefer cacık mı yapayım.
9.06.2009
Şevki, çay koydum kalk gel
Sigara tablamızı açmaya uğraşırken kırılan tırnaklar çok canımızı yakıyor ve sinirlerimizi geriyor, haksız mıyım.
Sabahları gözümüzdeki çapakları ayıklamak zorunluluğu var, çekemiyoruz birbirimizi.
Sıradan günlerin birbirini kovalıyor oluşuna alışmaya çalışsak da o kadar kolay olmadığını kol saatlerimiz, duvar saatlerimiz, köstekli saatlerimiz, guguklu saatlerimiz, sirkeci tren istasyonundaki zenith gözümüze gözümüze sokuyor.
Acıyı sürekli çayla bastırıyoruz.
Sıcak ve hüzün biraz uyumsuz her halukarda.
Yazla hüzün örtüşemiyor kafamda.
Mümkün olduğunda sabah ezanını dinlemek gayretindeyim, öğleden önce uyanmamak istiyorum, güneşin dönmesini bekleyip sokaklara vuruyorum, atıyorum tahmin edebileceğin üzere kendimi, kaybolmak hevesi. Bu cızırdayan radyoları niye kapatmazlar anlamıyorum, sen anlıyor musun Şevki? Sahibini yiyen kediler gibiyiz, aç kalırsak sevişmek için sahibimize ihanet edebilir miyiz. Bunlar senin anlayabileceğin benim de anlatabileceğim şeyler olmaktan çıktı. Şakir'le konuşacağım. Hayatımda bir adet ölü Şakir var, tanınmamış, bir kaza. Nereden geldin Şakir arkadaşım aklıma?
Bunca insanlık kelamına sığar mı söylediklerim, yaptıklarım, ettiklerim. Yapabileceğimiz sözleri verelim, kelamlarımız tumturaklı oturaklı olsun istiyoruz. Öyleyiz de ne garip. Kanıksıyoruz ya hani, kanıksanıyoruz da işin öte yanı. Öte yanı biraz da güzel yanı. Sonsuza kadar aynı günleri yaşayıp azalan bir önemle toprak olmak, sonra hiçbir zaman göze çarpmayan dikkat çekmeyen bir orman ağacı olmak. Aynı fotoğraflara bakmak canımı sıkıyor artık, tek başına bir ağaç, bunun şiiri yazıldı, bunun edebiyatı yapıldı. Mühim olan ormandaki o önemsiz ağaç olmak, sadece orman olabilmek için varlığını sürdüren, tek başına o kadar da güzel ve özel olmayan, olmak da istemeyen. Aslında tam tersi biliyorsun Şevki, seninle sürekli konuştuğum için kelimelerimi benden daha akıllıca israf etmeden kullanabiliyorsun, ekonomi yapıyoruz, ne hoşhane.
4.06.2009
Çay üzere kelam
Çay içmeyi de rakı içmek gibi erbabı olunabilecek bir hadise olarak görüyorum. Usulü, kaidesi vardır. Misal; Şekersiz çay içmek ne zamandır moda oldu bilmiyorum ama, şekersiz çay içilmemelidir kanımca. Çay kaşığı mevhumunu göz ardı eden bir harekettir bu. İnce belliye hakarettir bu. Ayrıca çay kaşığının ince belliye vurdukça çıkardığı sesten hatıraları canlanmaz mı insanın? İnsan o sesle huzurlu, hafif esintili bir akşam üzerini hatırlamaz mı, insan o sesle yaşamaz mı be kardeşim. Benim en sevdiğim sestir o. Bu sebeplerden Çay'a şeker atılacak arkadaş! Şıngır diyecek bizim aşifte ince bellimiz, şıngır da şıngır allaaah..
Sonra çay tabağınız ya kırmızı-beyaz ya lacivert-beyaz porselenden olacak, olmadı desenli bir porselen olabilir, o da olmadı metal olacak. Cam olmaz, neden olmaz bilmiyorum.
Şu kaidelerin hepsini bir ben söylüyorum, bir yerde yazmıyor, benimle bir demliği karşılıklı içecekseniz dikkat ediniz, kelamım bu sebeptendir. Yoksa isterseniz kupalarla için bana ne! Benim karşımda sakın haaa! Laf sokarım kalbinizi kırarım birşey değil.
Rakı için bile ne derler hani, "rakı, rakı kadehinde, kadeh yoksa ince belli çay bardağında içilir." O da yoksa eski rakıların uzun kapakları vardı hani, ondadır sıra; ama rakı bile kendi kadehine has şanını, yokluğu halinde çay bardağına bırakmıştır. Çay bardağına saygı duyulmalıdır!
Çayın mevsimi de yoktur öte yandan, yaz demez kış demez içebilirsiniz çayı, harareti alır, idrar söktürür, kansızlık yapar, kabız da yapar, yanında simit yerseniz birşeycik yapmaz ama :) Sürekli işitiyorum "bu sıcakta çay mı içilir" cinsinden azarlamaları, işte vah kara cahiller, anlamazlar alışmış kudurmuştan beter. Sıcakta da içilir meret, ama soğukta ince belliyi kavrayan parmaklar ısındıkça insanın yüreği kamaşır zevkten o ayrı. Sıcak soğuk demişken, soğuk çay mevzuuna değinmek istiyorum, pek yakışık almıyor yani bunca yıllık bir çay geçmişinden sonra soğuk çay nedir yahu, sallama çay bir de aman yarebbi! O ne seciyesizliktir, ne idüğünü şaşırmış. Okulda demleme çay bitti mi bendeki hüznü tahmin edemezsiniz, zaten kantinciler alıştılar, beni gördüler mi koyu çayımı hazır ediyorlar, demleme çay kalmadığında da ben çay soran bakışlarla yaklaşırken "maalesef" diyen bakışlarıyla karşılaşıyorum. {açayraç: festivalde 11 e kadar demleme çay bulundurmalarına, hatta ve hatta "seni çaysız bırakır mıyız" demelerine de çok sevgi ve saygı duyuyorum..}
Giderek fark ediyorum da çayın özü 'tein' bende kafa yapıyor, ciddi söylüyorum, çay içip sarhoş gibi mayışık, şapşal oluyorum. Ama ne dedik; çeşin ölümü çaydan olsun anasını satayım, koy bir demlik!
Velhasıl, gastritim azıyor, midem ülsere doğru bir rahatsızlanmaya gidiyor olsa da, midemi deliyor olsam da, sabah aç karnıma zift misali koyu çay içeceğim, beş çayımı demleyeceğim, yemekten sonra çayımla keyif pezevengi olacağım, çıktım mı sokağa illa ki çaycıya uğrayacağım. Çünkü artık çay içmeden güne başlayamıyorum, çaysız bir hayatı düşleyemiyor, sevemiyorum..
Çaycı demişken, naçizane tavsiyeler;
Cafe Doğa {çay 1lira, ara sokak, gelen geçeni seyreylemek hoş, teatron var yanıbaşında, muhabbet şahane, Sabri ve Halis Abilere selamlar, orada yatılıp kalkılası, her gün gidilesi},
Galata Kuledibindeki Çaycı {çay 1,5 lira, muhabbet yok, biraz soğuk bir adam var orada, ama mekan muazzam, her gün gidilesi},
Sultanahmet Baran Çay Evi {çay 1 lira, muhabbet yok, nargile mümkün, semti bile yeter gitmek için, iki dolanırsınız etrafta fena mı, eminönü taraflarında işiniz varsa yahut ramazanda yahut hıdırellez öncesi gidilesi}
Kadıköy Esnaf Kahvesi {çay 75kuruş, çok oturunca ikram olarak kahve geliyor nasıl hizmet anlamadım, çok keyifli, muhabbet ederseniz ediyorlar ben genellikle bulmaca çözüyorum orada, tuvaleti bayanlar için namüsait, karşıya geçtiğinizde yahut aylık akbilinizi hunharca geziye tozuya harcadığınız günlerde gidilesi, karşıdaysanız hergün gidin},
Rengarenk Bahçe {çay 1 lira, sevimli bir mekan, tren istasyonuna yakınlığı hemen eminönüne kaçasınızı getirmesi kuvvetle muhtemel(eminönüne de ne kaçılır he sanki taksime kaçıyorum, yaşlandım anacım yaşlandım) her hafta gidilesi}
Sarayburnu {demlikle geliyor kardeşim dahası mı var, aile ortamı, harika "aile çay bahçesi" tamlaması, ruha dokunuyor manzarası, rüzgarsız günleri tercih ediniz, sevimliyken gidilesi},
Taksim Leylek Cafe {çay 1,5 lirasınai bir mekan, ola ki chanson eşliğinde kitap okumak arzunuz depreştiyse yahut adam gibi ders çalışasınız varsa şöyle masalı kapalı ortamda, yahut kışsa elbette tercih sebebi, kışın gidilesi},
Durak Büfe {çay 1 lira, masalar küçük ve kuytuda, kuytuda olmayan sedirleri de mevcut, ders çalışılabiliyor, okula yakınlığından kahvaltı mekanı tercihlerinden, yahut acilen binmeyeceğiniz bir otobüsü bekleme yeri, hemen durak arkası, ara ara gidilesi}
Çengelköy Çınaraltı {birincisi çengelköy, ikincisi çınar.. Yani yeter bence.. Çay 1 lira cafe'de, ama çay bahçesinde 1.5 lira, dostlarla haftada bir gidilesi}..
Kadıköy Sığınak Cafe {Leylek gibi kapalı bir mekan, tahta masalar hoş, çayın 2 lira olması nahoş, benim borcum var oraya ama helal etti oradaki arkadaş çayını bana, helal olsun işte insanlık budur dedim, mahçup oldum ama elbet, pahalı burası ama paranın ne önemi var mühim olan insanlık dediğiniz günlerde ve karşıya geçtiğinizde gidilesi, yani çok gidilesi değil yahu aslında, ben çok mahcubum oraya, gitmeyin utanıyorum ya da beni bırakın siz gidin}
Bütün bunların yanı sıra elbet vapur çayı, gezici bir çay olmasıyla kimliğime hayli uygundur, heyhat vapurlarla çok işim olmuyor; ama aylık akbil bu, insana neler yaptırmaz allasen, delisin. Vapur çayı çoğu zaman tat olarak size en güzeli vermese de, vapurda olduğunuz ve "ulan vapurda çay içiyorum dur bir de martıya simit atayım tam olsun" ritüeline bel bağlamadığınız sürece pek dingindir, uzun vapur yolculuklarında hatta arabalı vapur! evet evet arabalı vapur yolculuğu esnasında, tercih edilesidir. Haftada bir yapılmalıdır sanki.
Hee bitki çaylarına dair de iki kelam: görece seciyeliler poşete göre. Amma velakin böyle rezeneydi, yeşil çaydı, kusura bakmasınlar da sanki çay değiller gibi. Ruh yok anam ruh yok.
Çaycılar listemi genişletmek için sokak sokak geziyorum tasalanmayınız.
26.01.2009
du bakalım
27.12.2008
Zabıta ve Hıyar
{İlyas Salman çengelköy hıyarı satıyordur, tezgahını devirir zabıtalar. Oturur hıyarların arasında ağlar. Bir bana mı dokunuyor bu sahne?}
19.10.2008
11.09.2008
Oha Deniz Feneri {Reklamlar}
Hadise ekranda şu karelerle cereyan ediyor;
Bir ekmek sepeti, üzerinde bir yaşlı insan fotoğrafı buruk bakışlı, bu insanın ağzı tam da ekmek sepetinin alt ve üst kapağına denk getirilmiş, bir yardım eli (girsin bir tarafına afedersiniz) o kapağı açıyor ve ekmek koyuyor. Bunla da kalmıyor, bir kumbara, paranın atılma boşluğuna yine bir insan fotoğrafının ağız kısmı denk getirilmiş, bozuk para atıyor bir el kumbaraya.. Başka çeşitleri de mevcut aynı reklamın ama benim kalbim dayanmıyor. Güya bunu reklam diye izleyip yardımlaşma hevesimiz artıyor(bak seeen), böylelikle insanlığımızı hatırlıyoruz(allahallah), ağzına para atıyoruz, ekmek koyuyoruz insanların. Para yutturup susturma, yahut yardım kolileriyle ekmek sokuşturup ağızlara yine milleti susturma, açlıkla imtihan edilen bünyeleri ağza tıkıştırılan lokmalarla terbiye etme.. Ekmek sepetini koydum bir kenara, geldim kumbaraya, insanı kumbara olarak görüyor(ve en mühim ayrıntı, kumbaranın ağzının insan ağzı olması, para yedirmek, bir insanın ağzına para koymak, çirkinliğin böylesi). Yardım edilen insan parayla beslenen, gerektiğinde belki onu kırıp, zorlayıp içinden parayı alacakları bir kumbara.(insanoğlunun kapitalde geldiği son ve en boktan nokta herhalde) Hiçbir kumbara paranın "sahibi" olmaz oysa ki, reklamın mantığı fena ve yanlış zaten baştan. Nereden tutacağımı bilemiyorum, olmuyor anasını satayım.
Bu nasıl bir şey, bu ne yahu? Bu mu dayanışma, çok çirkin bir reklam değil mi bu? Ben mi yanlış algıladım, niye kimse bir tepki vermiyor buna.
Oldu olacak bir çöp kutusu yapsınlar, kapağında insan fotosu, yemek artıklarını atsınlar içine.. Gel de sinirlenme eeh yani. Artık kıyameti hararetle arzuluyorum ahali, gelsin artık, sarı nehir de, hatta hoang ho! Beynini yiyorlar hakikaten insanoğlunun, dünyaya karşı hiçbir onur gurur sahibi olamaz artık insan denen nesne. Eee iyi ki oynamışız Canlı Canlı Maymun Maymun Lokantamızı, zaten lokantanın ezelden beri içindeymişik, alışmışık, safmışık..
2.09.2008
Tahtaköşk
Siz betondan duvarınızdaki saatinizin akrebine asılı kalakalın. Ben tahtadan duvarıma en güzelinden bir fotoğraf asmak istiyorum, en güzel arkadaştan olsun, en sıcak, bir bardak çay dökülsün gönül köşkümün ahşap zeminine, tahtalar çay koksun içimde. Bir ağacım ya ben -çay döküldükçe büyüyen-, kalbim de ağaçtan..
Gün; bir bardak çay döküldü zemine, hem yandı, hem koktu mis. İnce bellimin kırıklarını süpürürüm gider, amma velakin tahtaya sinmiş çayı yok etmek ne mümkün, hem kim ister?
Bayım, biz, inanın tahmin edemezsiniz, biz, sizi pek bir severiz. Sarılıp, boynunuzun sıcaklığına dayamak boynumu, o sıcaklığa doyamamak, öpmek ve illa ki koklamak isteriz. Hani nasıl desem, şarap olsanız içeriz. Yine bekleriz tahtaköşkümüze, yine, yani her zaman.
2.08.2008
manşet
sütun sütun yıkılacaklar kafama
her paragraf başı uçurum
gömmelerden ölüler taşıyor
gözünüzü seveyim
harfleri italik yazmayın
midem bulanıyor
21.09.2006
Midas'ın Kulakları Eşek Kulakları!
Gerçekten? Midas'ta asimetrik kulak hastalığı olduğu da iddialardan biriymiş. O yüzden kulaklarının görüntüsü eşek kulağına benzetilir ve kral da şapkasını hiç çıkarmazmış. Psikolojisi bozulmuş, kendisiyle barışık olmayan bir kralmış velhasılıkelam.
Efsanesinde ise Midas ve Musalar, Marsyas adındaki bir Satiros ile Apollon'un flüt çalmasına hakemlik edip en güzel çalanı seçeceklerdi. Marsyas Apollon kadar iyi çalamayacağını itiraf etmek zorunda kaldı ve cezasını çekecekti(ölerek). Midas da cezasını çekecekti; çünkü yarışmada kaybetmiş Marsyas'ın tarafını tutmuştu. Güzel müziği ayırt edemeyen bu kulakları Apollon eşek kulaklarına çevirdi. Midas herkesten saklıyordu kulaklarını, bir kişi hariç.Berberi...Bu sırrı daha fazla tutamayıp zavallı berber açtığı bir kuyuya fısıldadı: "Kral midas eşek kulaklıdır." Çevredeki kamışlar ise bu fısıltıyı rüzgarla her yere yaydılar. Bağırdılar:
Midas'ın kulakları eşek kulaklarııı!