16.01.2022

marifet

o zifiri karanlıkta başladı uğultu
gözlerinize göz koymayı
sözünüze söz eklemeyi düşündüm

içeriler çok kalabalık oldu

dışarılara çıktım bahçeleri gezdim
bir ağacın dalında 

bir nazar boncuğu buldum

aldım yanıma

size verecektim


yanık kokan kanatlar çırpıldı tepemde
saman kağıtlara not ettim kuşların gülüşünü

unutmayayım diye 

tüylerin sesini tek tek çizdim

size gösterecektim


sokaklarda ıslıklar çaldım

şarkı söyledim kaldırımlara

şehirlerin ışıklarıyla danslar ettim

köprüleri bile cebime sığdırdım 

size getirecektim


sabahları bekledim

güneşi öptüm yanaklarından 

bulutlar bana nasihatler verdi, 

öptüler yanaklarımdan

uğurladılar ilkokul çocuğu gibi

aklıma yattı bu iş, sevmek çok iyi

size söyleyecektim


çok sarhoşlardan da oldum 

çok ayık hesaplar da yaptım 

bir vazgeçtim, bir yeniden başladım

tutmadı uyku, tutmadı hesaplarım

size anlatacaktım


acıktım, kaç kere ekmek yedim

susadım kaç kere, su içtim

uyudum kaç kere

kaç kere uyandım

yoruldum 

kaç kere hatırlamıyorum


hâlâ gülüyor kuşlar

köprüler kırılmış cebimde

nazar boncuğu yok yerinde 

güneş aynı, bulutlar haklı çıktı

sizi sevecektim az kaldı

çok zaman geçti hiç zaman olmadı


6.01.2022

handa

senin iki gözün vardı
birini vurdular
dört oldu gözlerin

kadehleri boş bırakmadı saki
sakinin dört kolu vardı
birini kırdılar, kör oldu

bir kahkaha, kırıldı kapı
doluştu sorular handan içeri
yığmışsın onları kapının önüne
niyeyse, yol gözledin dört gözlerinle
gelmedi o kimse

hancıyı haklayıverdi saki
kör gözü açıldı mı ne
şarabi şişe enseye, sol kalçaya bir tekme
çarpa çarpa yığıldı hancı
bağırmaya başladı iki dingildek şişe
kim kimi keseliyor belli değil lan bu memlekette

kadehler kendilerini kırmaya başladı
saçıldı sırça bir nağme dört yana
sözlerini yalnız sen bilirsin
yalnız saki duyar şarkıyı
ve tuttuğu gibi sesleri saki, kucaklar sayısız kolları
kimse kaçmadı bu handan
kim geldiyse kaldı

sen gelmeyenlere küstün
saki şişelere açtı çok gizli isyan planlarını
kırık kadehlere kelebekler konmaya başladı
doğrudur, her gece ben içiririm onlara şaraplarını

11.11.2021

alesta türkü

sevmek alesta
sırf lafta sanma
eli kolu var, yüzü gözü 
eni konu berrak muamma
sesinde keçilerin, sözünde ağaçların
ıslığı toprakta, gülüşü bulutlarda
soluğu dereden, sazı ömürden bir türkü.
hepimizi söylemekte, 
beklemez, beklemeyecek de.

varımıza yoğumuza karışacak bir güzel, 
başımıza geleceği var, duyuyoruz
omuz verip yola getirecek 
bal gibi biliyoruz

dikkatin büyük umudu kendisiyle
başımızı o yana çevireceğiz
hep ona, neredeyse
kolay olacak yolu bulması 
hayret edilecek bir denge
çekecek canımız duymanın iştahını
dağdan taşa yankısını
keçiler zıplayacak alesta
sesimiz alesta
beklemeyeceğiz.

eleyecek yalanları, ince iş
ayıracak yanlış kaynamış akılları, 
ermemiş
atacak yüzümüzün birden fazlasını
sözler verip verip 
bir de bakmışız tutacak
ağaçlar duracak alesta
sözümüz alesta
beklemeyeceğiz.

birkaç saniyeye sığacak
taştı mı yer gök dumanaltı
öyle şeffaf öyle kılçıksız
manzaralar yetişecek önümüzde
ardımızda tilkilerden bir felek
adımlar iki ileri bir geri
temrin düm tek a düm tek
ıslığımız varacak alesta
toprak alesta
beklemeyeceğiz

karşımıza çıkacak
kafa tutacak yeni yetmeler
sarılın yeter
yeter, sarılın da bitsin şu göçler 
ebemizin yaşından
ve kuşağından sual olunmaz
olunmayacak
bu havalar böyle onulmayacak
renkler yağacak
gülüşümüz uçacak alesta
bulutlar alesta
beklemeyeceğiz

yedi düvel ile düelloya çağırılmışız
gibi
haklı çıkacak gibi cesur
kuşkulu ama ümitvâr
karasuların yolu paçalardan, biletsiz
yorulmak bizi değil artık
karamsarı bağlar, niyetsiz
dolaşacak ayaklarımız
soluğumuz koşacak alesta
dereler alesta
beklemeyeceğiz

güneş sırtımıza güzel kambur
parmaklarımızda bir ritim 
gel de öpme
saklıdır heybesinde 
cümleler, çoktan kurulu
dağlara ovalara ulaşacak sesi
susulmaz bir dilsiz abecesi
söyledi söyleyecek
başladı durmayacak
sazımız çalacak alesta
ömrümüz alesta
beklemeyeceğiz

her kim buraya gam çizdiyse 
her kimse bir gülümseme, 
hepsini ellerimle öptüm
bittiği görülmemiştir hiçbir türkünün
beklemeyin 
korkanları gözlerinizle örtün

5.03.2021

kafam veli efendi, içinde neşet ve thom, tom, tanburî

tanburî cemil ile tom waits'in yakın dost olduklarını sayemde öğrendiniz. hadi yine kıyaklardan bir demet; bir gizli bilgiyi daha paylaşayım yeğenler. thom yorke ile neşet ertaş da pek yakınlar. 

işte bu dört adamın bir sofrasına denk geldim geçen. şansa bak. waits tanburî'nin bestelerine söz yazma uğraşına düşmüştü. neşet, arefe tarif çalarken yorke dans etmeye başladı. kadehler duble, muhabbet çilingir makamındaydı. ne geceydi be. mest-i şahane. kıskandırmak gibi olmasın ama gecenin bir yarısı da mustafa keser ve müzeyyen kapıyı çalmasın mı! derhal koştum ve onların sofraya buyurmasına engel olan melun kapıyı bir hışımla söktüm yerinden. bedih'in, gonashvili'nin, sipahi'nin, virjin'in, çiçek'in, daha kimlerin kimlerin selamıyla buyurdular sofraya. ben o ara tabii kapı mapı yerine takmayı unutmuşum. ondan olacak üzerinize afiyet biraz üşütmüşüm.  

bir vakit yeniden işret alemlerinde kişnemek üzere.
sincerely horse.

26.02.2021

kafamda cumhuriyet koşusu

cemil bey ile hasbihal ediyorduk geçenlerde. kendisine tom waits ile tanışsaydı birbirlerini çok sevebileceklerinden söz açtım. tom, tanburî'nin çoban taksimi'ne bayılırdı fikrimce. bir ara konuyu tom'a da açacağım. diyeceğim tom my friend, look at me, do you know cemil the tanburî? bir de yes diyormuş, his shepherd taksim especially. işte o zaman oh my lord ve vay nenenizin kürek kemiği. olur mu olur ha. tom'un gizli gizli tanburî dinlemediği ne belli?

17.10.2020

kara kuru apaçık

kara ve bilhassa kuru bulutlar var.

yok şimşek, yok yağmur ya da başkası. 

hava apaçık, mevsim aşikar.

bulutların altında bir cümbüş ki sorma. 

sanırsın göğe ebemkuşağı kanatlar takmışlar. 

göğ uçar mıydı? 

ne sanıyorsun, 

aklın teşbih tanelerini bir bir çıkardım mı göğ uçmaya başladı. 

ama kurulamadı hayaller şöyle geniş geniş köşelerine. 

kurulamadı gökler kanatlarını, zaten ıslanmamışlardı. 

çünkü dedim ya yok şimşek, yok yağmur ya da başkası. 

hava apaçık, mevsim aşikar

ne anlatıyorsun sen?  


yağacak mı yağmayacak mı? 

ha bire bir gözümüz, yükseklerde de değil ha, göğe takılı.

göğ yakın mıydı? 

o kadar uzun boylu değil, tam tepemizde asılı. 


o tam tekmil tedirginlikle sürecek cümbüş.  kim çok görse onu birbirine, sonra üzülürmüş.

cümbüşün üstüne başına bir kahverengi düşmüş. 

evet, topraktır, biliyoruz. 

tuhaf değil bu düşüş.

toprak uçar mıydı?

ne sanıyorsun,

ağaçların ayak parmaklarını bir bir saymaya kalktım mı toprak uçmaya başladı.

ama yorulmadı ağaçlar parmaklarından 

yorulmadı masallar gerçeklere, onlar birbirinin aynı.

ne anlatıyorum ben?


bu kara ve bilhassa kuru bulutlarla az mı raks ettik be.

kafamızın içinde, ha bire döndük, dolaştık ha bire. ha bire birbirimize.

raksımız sonsuz. dönüyor. dönsün. dönüyor. dönsün.

dönüyor ayak bileklerimiz, el bileklerimiz, gerdanımız, belimiz, omzumuz.

kıvrılıyoruz. raksımız sonsuz. birbirimizin içine, üstüne başına siniyoruz. 


sürüyor tam tekmil yerin göğün raksı. 

ola ki sevdaya ise, tuhaf değil bu düşüş, tam sırası. 

dur bulutların altında, tak kanatlarını göğün, bas güzelim toprağa. 

nefis bir şeyler ısınıyor bu kara kuru bulutların altında. 

bir alev peyda cümbüşün tam ortasında 

bahar mı? sen mi getirdin, burada mıydı yoksa? 

bak kara bulutlara, ateşlerden atlıyor.  bahar olmalı. bak, kuru bulutlara bak, yağıyor sevmektesin, bilirsin,  söyle  bu cümbüşe düşen, ahenge üşüşen de ne oluyor?  yağmur mu deniyor buna yoksa nefis bir şarkı mı yağıyor? biz niye raks ediyoruz? 

kara ve bilhassa kuru bulutlar.

belki ilk belki son, ama aşikar.

hava apaçık, bahar.


28.06.2020

atım

Atıp tutuyoruz kalbi. Ne biçim iş. Pıt pıt, pıt pıt. Hiç yoktan iyi. Kimi sevdiğini sanıyor kimi sevildiğini. Sersemlemiş bir uğraş. Gül hanesinde bir ayrılık, aynı hanenin orta yerinde pay edilmiş bir uyku. Her biri de edildi ezber. Ölçüldü boyumuz. Şimdi hatırlamıyorum kaç adımdı. Katlandı koyuldu kalbimiz, yeni yıkanmış, ütüsüz çarşaflar arası. Çağırdı berber, çağırdı sabun kokusu. Bir adım gözümüzü, gönlümüzü açıyordu. Bir adım, gördüğümüze atıyordu bütün suçu. Bir çelme karıştırıyordu, aksatıyordu aklımızı. İşvesi kalçadan salınıyor, tuzak kuruyordu. Kimi uzak, kimi yakın, ama bir yerlere elbet varıyordu. Her seferinde yerinden ediliyordu adımlarımız. Hepsi bir yana atılıyor, ekliyordu kendine aynısını. Savrulmakla haklı, yürümekle aynıydı bekleyişimiz. Yürüdükçe her şey daha berrak, her sevi daha temiz. O zaman canım efendiler, durdurmayınız kalbimizin tek tük, ağır aksak atımlarını. Ya çekiliniz ya da adımlarımızın yanına koyunuz adımlarınızı.

25.06.2020

muavin

göğü tutmuş gri-mavi
bırakmıyor indirsin laciyi
huzur vermiyorsa hesap versin bari
şehirlerarası yol tehdit
saate sorsan bol tenkit
bu ne inat, bilseydik etme derdik
hangi şehre yağsın kar da şaşırdı
hangi dili konuşsun kuş da bilemedi

göğü tutmuş şu gri-mavi
kafası dumanlı bir yoklama işareti
bırak şimdi asıl sen
sen ne içersin muavin onu söyle
soru işareti yanına topkek mi
gri mi mavi mi?
şimdi nereye insin akşam da şaşırdı
şimdi ne desin muavin de bilemedi

2.03.2019

sessiz

sessiz sadasız
renksiz safasız
susmuş us
susmuşuz

bir kısa vakitmiş ömrümüz
patırtı gürültü nedir öğrenmiş
kulaklarına varmış gökyüzü
dökülmüş saatleri

durmuş us
durmuşuz

biz severdik halbuki birbirimizi
dokunurdu gözümüz tenimize
dokunurdu sözümüz yanaklarımıza
tutardı elimiz elinizi

korkmuş us
korkmuşuz

uzanırdık dallara
ulaşmasak da bilirdik yaprağı
koklardık sevmeyi
nerede duysak tanırdık

unutmuş us
unutmuşuz

geceleri kim bitirdi
niye hep gündüz
ya da tam tersi
hangi mevsim
çağ hangisi

sormuş us
sormuşuz

yara bere olmuş sokaklarımız
lambasında yağmuru sevmişiz
dibinde gölgeyi
eşiğinde dansları
ağrısında direnci

bulmuş us
bulmuşuz

kaldırımdan inmişiz
sularda boğulmuşuz
bizim adımız kaybolmuş
çiçeklerimiz azalmış
göğsümüzde renkler
bağırdı bağıracak

yorulmuş us
yorulmuşuz

sonra ne olmuşsa olmuş
sonra kim ölmüşse ölmüş
bize hep söylememişler
yok

olmuş us
olmuşuz

karaltıları kovalamışız  

gölgeler yapışmış yakamıza

her seferinde

ama nasıl olur böyle, demiş herkes, 

içinden, ama yüksek sesle


hep içinden

hiç içinden

çıkamamışız

çıkamamışız

çıkamamışız



3.03.2017

artık

artık
affedilir mi kimin dudağı büküldüyse yok yere
zamansız esip gürledik belki 
ne belli çok görmediğimiz kendimize.
aynı.
gülüşünü kır da öyle yat istihareye
yaman çarşaflara, yırtılmış balıkçı ağları
şimdi
sizin hepinizden özür dilesem 
saklamalı mı kulakları
değil mi
değil mi bu toprak rengi, bu şarap, hepsi ağrı
artık
var ki çay kaynadı
ötüyor bülbül m'olur karga m'olur?
var sen tut hesabı
n'olur n'olmaz diye tut sen pencereyi
aynı.
doldu ciğerimize okyanus renkleri
değişti şarabın kokusu
ezildi dudağımızın kenarı
aç bu defteri
geç bu yolları
kaç yaşına geldik
çocukluk peşimizi bırakmadı
durduk yere durma yahu.
şimdi.
ne zaman istesek
her kol kırıldı
yıllar yenildi de
değil mi
değil mi bu şeffaf sular kazandı
bulanık


8.02.2017

kalıp

uzun çok uzun mesafelerden sonra. 

açtık. 

bir iki muhabbet. 

bir iki kahkaha. 

bir ikiden fazla.

yaraşmıyor mu? kim demiş?

nah şuramda bir ağrı, 

nah şuramda bir karanfil, 

papatya olmadığını kim biliyor? 

kim söylüyor bunları? 

nah buramda bir öpücük, 

nah şuramda bir sevgi, 

kim diyor aşk olmadığını?

kalıbı. kalabalık. sürüyoruz. 

benim iki bacağım var, herkes gibi. 

kimden farklı? 

ikisi de duruyor nah şuramda. 

bakıyorum, duruyorlar. 

bakıyorum, 

duruyorlar. 

nah şuramda boğum boğum bir şarkı.

söylüyorlar. 

söylüyorlar da 

kim söylüyor bu yalanları?


31.12.2011

tükürüklükürek girerkenefret

nefrete değin ne çok sevmişliği kavramıştı aklımız. şimdi nefret, yalanla örtbas edilmeye uğraşılan kıyımların kıyametlerin beşiğinden emeklemeyi halletmiş, koşmaya hallenmiş akışkan hırslarla büyüyor. büyüdü mü çoktan, büyüse bağırırdık avaz avaz, büyüseydi camları kırardı sesimiz. neymiş, demek ki büyümemiş, büyüyemesin de; ama ergenliğinde bu hırsın, en akıl almaz en olur olmaz en münasebetsiz ve riyakar olabildiği çağda, kendinizi inkar etmelisiniz insanlığa haddiniz kaldıysa. insana insan demek de yetmiyor. olana olmuş ölene ölmüş demek de yenmiyor, yutulmuyor nah boğazımızda. kalkıp sizin obur orucu bozacak açlık var mis gibi dört yanda dört koldan büyüyen; kalkıp imana gelecekmiş dingildek kelimeler, gelsinler, güvensiz. özrü sakız, aklı muhallebi kıvamında vekaleti almış olanın. hal böyle olunca, durma, durma ya da dur koşar gibi akan, bu kokan, bu, vicdana değmeyen bu osuruk çocuklarının karşısında.

ah be güzel adam içimizde kıymalar çözülüyor buzluktan çıkma
ah be güzel kadın içimizde bir çiçeğin yaprakları avucumuza erik kokusu bırakıyor
ah be çocuk, senden ne kadar özür dilesek, biliyoruz hepimizin suçu bu osuruklu dünya.
bize ayrık ol, bize tepeden bak, bizi yok say yeri geldiğinde, bize inanma, bizi taklit etme,
sen hevesini sıkıştırma avcuna.
bir başkaca haytalık var sende, onu koy bundan böyle başucuna,
sok gözümüzün içine, dökelim sokağa.

korkuyoruz ya, herkes korkuyorsa cesaretin vaktidir.
hani nedir?
aşk örgütlenmektir ece abim, peki cansever'se n'olur, derken karanfil elden ele..

22.07.2011

ıskartaya çabalam

ifil ifil güneş esintisiyle sabahları merdivenli bir masada doğruyorum nemi? soruları mı soruyoruz cevapları mı? deste deste kağıtlı kolilerle bezeli bir eşikte soluyorum. nefesi, ne fesi ne katibi. parmaklarımı da tersine çevireceğim, çünkü dans etmek istiyorum, düşünerek atılan sebepsiz adımlarla arz etmek istiyorum sevgimi. düşünerek sebep mi buluruz, soru mu? ikisi de, nedir peki itkisi. itki sizi sürür, it ki izi sürür. çok okşanmış bir köpek kafası haysiyetsizdir, kendimizi niye emanet edelim ki bir başkasına?
canım benim sentetiktak

eşzamanlı inanışlar,
kuyudan milli ağlara düşmüş palavralar
gözden değil sözden de değil de
geri kalan neyse
ondan belli
beş kere ondan
elli

4.01.2011

böyle niye

bu işin sonu yaş.
bu gözlerin üzeri kaş.
bu boynun üzeri baş.
bir elim üzeri taş.
ağır arkadaş.
ağ(a)rıyoruz.

30.07.2010

bir diğer düsturdur;

"Çünkü bizim için her özel mesele aynı zamanda insanlığın esas meselesidir... ve karşılıklı olarak insanlığın her meselesi benim de özel meselemdir... savaş özel meselemdir, televizyon felaketini içimde yaşarım... birine aşık olduğumda bütün aşıklar bununla ilgilidirler..." * diyordu Ulus Baker. 
Temmuz bitmeden, anısına saygıyla.. 

*yazının tamamı için: Neden Godard'la Uğraşıyoruz 2

2.07.2010

unutma madımak'tık

Hanidir yanlış anlatıyorum kafamdakileri. Düzeltmiyorum sonrasında da. Kelam ağızdan çıktı bir kere demek değil. Kelamın istikrarsız ve tutarsız ve mecazlarla, eğretilemelerle yüklü olduğunu gördük, tamam. Ne söylesem aynı şeyi sözlüyorum. Duyduklarım da aynı, önceden duyuyorum. Söylemeyin bir şeyler bana, ben ne derseniz işime geldiği gibi anlıyorum ve biliyorum ki benim için öte türlüsü namümkün. Sizin içiniz de. Kabarmış. Bizim içimiz de kabardı. İçimizde karardık. Kafi. Yetişir. Karar. Demin oranı, rakının oranı, senin oranı, benin oranı. Uykuluyum azcık, basiretsiz bir uyuşukluk geldi çattı günün göğüne, saatlerce uyuyorum. Döne döne.. Döne yana. Ne yana döne döne. Alkolle yatıp kalkınca dilim ayakkabı keçesi gibi oluyor, susuyorum, susayınca su içmek istiyorum. Yanıyor kafam, kafam yanık. Biliyorum herkes ister suyu ama sanki ben bir farklı içiyorum. Ne içsek yarıyor, boğazımızı, ciğerimizi. Neysek oysak, çıkan kanıyor, dediğinize, bakılırsa, tarihte içimizde bir yanık bir yara var. Aramızdan biri birileri. Kim yara. Günleri uzatıyorum. Bugünse uyumadıkça yanıyor kafam, kafam gidiyor evvelce. Kanırtıyorum pazarlarını, hiç sevmem. Cumartesi hariç. Pazartesini de evet. Hariç yani dahi salısını severim pazartesinin. Aslında hiçbiri ve diğerleri. 
günlerden temmuz, aylardan sivas, saat 93'e takılı. unutmuyoruz, unutmayız da hani.

21.06.2010

Ustalara Saygı, Yürütmeye İptal

Memuriyet nedir, mesudiyeli mesut nasıl bir insandır, çıplak vatandaş neden donla sokağa atar kendini, yaşar usta niye bunca gururludur, namusluymuş namussuz dedikleri şener şen'i kim çileden çıkarır, münir özkul ve şener şen i birleştirince kafamda niye benim hayatımdaki ustam oluşur? Efendim memur ailesiyiz; 657. Annem bir yandan babam bir yandan devlete dava açmaya bayılıyorlar, itiraz hasıl oluyor çok sıkça. Son birkaç haftadır yine olageldi elimizde değil. Bir memur ailesi olarak o kadar mülksüzüz ki yok böyle bir hürriyet, ev, araba, arsa, bankada para, bir kenarda birikmiş mirikmiş hak getire. Elbet bir çatı altındayız, lojman o da ve başımız belada, tabancamızı unutmuşuz helada. DHMİ idaresi lojmandan 13 mühendisi çıkartmak için yazı gönderdi evlere. Bize de elbet. Yaşar Usta'mızın görev tahsisli oturma kararı yokmuşçasına bir tahliye yürütmesidir aldı yürüyor. Yürütmeyi durdurma kararı aldık, derken yürütmeyi durdurmanın iptali geldi haydi babam tekrar gömüldük sayfalara. Gecenin körlerine kadar sayfalara gömülüp uyumayan bir Yaşar Usta, tedirgin bir Semra Hatun, ve yazılan savunmaları okuyup yardımda bulunan iki üniversiteli mevcuttu şişman malikanesinde. Mevzu sarı sendikanın başının altından çıkıyor, karşı komşumuz başı çekiyor sendikada, bu yürütmenin avukatı da üst komşumuz, yani çevrildik dört köşe. Sorun çıkmak değil, sorun haksız yere çıkmakta. Herkesin keyfi keka, ama yok efendi, yok yağma. Haftalardır zaman akışını takipteyiz, idarenin avukatının, ustanın karşı dava açmasını kötü niyet addetmesine yapıştırdığımız cevabın tadı bu akışın ballı kaymağı oldu, tadı hala damağımızda. Gerçi savunmanın mahkeme tarafından kuvvetle muhtemel okunmayacağı gerçeği de lök gibi tepemizde. Epeyce ter dökülmüş bu savunmanın hararetli yerlerinde dozu kaçmış hararet bir hakimdost tarafından törpülendi, "yalancı"lar oldu "hatalı" veyahut "yanlış ifade"; "sahtekar"lar "mahkemeyi yanıltma"ya çevrildi, vay anasını sözcüklerin gücü adına. İmdi bekliyoruz bakalım, el mi yaman bey mi, hatta usta mı yaman idare mi? Gözüm ilişiyor aynanın ucuna iliştirilmiş çıktıya -Yaşar Usta odamızda görebileceğimiz bir yere koyalım diye vermişti bu kağıdı- şöyle yazıyor; "Adaletsizliği engelleyecek gücünüzün olmadığı zamanlar olabilir, ama itiraz etmeyi beceremediğiniz bir zaman asla olmamalı." Mütemadiyen itiraz etmekteyiz. Mu'teriz ve celalli nakşedilmişiz.

21.03.2010

yolların ustasıyım, gözlerinin de icabında

Salını da salını da sultan suyuna gidelim, koyalım dereye karpuzu, beyaz atletle mangal dumanı başında bekleyeyim. Plastik topla rüzgara karşı koyamayacağımızı bile bile yakantop ortayasıçan oynayak. Vay canına yandığımın mazisi.

Bundan otuzküsur sene evvel, saçını topuz yapmış güzel bir hanımkıza bir erkek iltifat etmek gayesiyle şöyle demiş: Topuzunun etrafında tankla döneyim anam.

13.03.2010

Çalar Saatin

İçine dert olur söyleyemezsin. Elbette sarılmak ne güzel şeydir. Şekillendikçe hep bekleyeceksin. Elbette konuşmak ne kadar boştur. Gideceğin uzun yolları hesaba katmazsın, gizlice ve delilerden anlayacaksın artık iyice. Elbette dokunmak ne kadar coşkuludur. Birçok dil bilsen de ifade edemeyeceksin. Elbette sevmek ne yücedir. Seslerle konuşamayınca tüm buruklukları yazılara dökersin. Aslında okunmak ne utanç vericidir. Yazdıklarına dönüp, bir bir okuyunca kendini, anlarsın ifşa olmanın arla ilintisi olmadığını. Elbette anılar ne çok eksiktir. Sende ne varsa her yerdedir, yazılmamış sonsuz cümleler belki esası, bilemezsin. Elbette bilememek kamburluktur. Döner durur kafanda kendi sözlerin, sözleri, sözler.. Elbette kamburluk bir nevi sessizliktir.

3.02.2010

Simit Sevi

Nereden söze başlamalı çok tedirginim, parmaklarım adeta geri geri yazıyor. Çay üzere kelamlarımı bitirmedim daha, evet; ama simit üzerine bir şeyler söylemek zorundayım. Attığım ilk sosyolojik adım, sahaya indiğim ilk konu; "Simit" efendim, aman efendim. Halbuki cinsiyet ayrımı, politika, suç, kimlik gibi bir çok ciddi konu varken benim aklıma simit düştü yarenler.
Simit ciddi değil miydi, hıh!, elbette çok ciddiydi, 5 ay boyunca simit üzerine ödev hazırlamak mümkünmüş, bunu anladım, inanır mısınız -ki ben zorlanıyorum- sanki adeta galiba araştırdım, birçok yarenim gibi hayatımda ilk defa excel.. evet excel..{excel'le tam olarak ne yaptığımı bilemediğimden fiil bulamadım} ama daha ne yapayım, referans bile verdik Weber'inden Ritzer'inden. {referans demişken açayraç: aga bir şık oluyor, böyle lacileri çekiyor ödev dediğin altına 3-5 referans attırıverince, matah bir bok yazmış hissediyor talebe kendini}
Her neyse, işin aslı astarı, bu yola çıkışımın sebebi şuydu, fark etmemek namümkündür ki etrafta mantar gibi çoğalan küf gibi yayılan simit sarayları mevzu bahis. Bu benim çok kanıma dokundu, ben de dedim ki; madem ben çay sevdalısı bir insanım, çayımın yareni, çayımın sevisi simidi böyle zırtapoz mekanlara yar etmeyeceğim.
Simit dediğin sokağın ruhudur, simit sokakta oynayan çocuktur, sokaktan alınır, sonra gidilir çaycıya öyle yenir yahut yürüyerek yollar boyu elinizde dolaştırarak yersiniz simidi, tanıdık tanımadık biriyle konuşunca 32 dişe tam isabet 32 susam gülümsetir adem kişisini, yanına bir peynir alırsınız en karperinden bandıra bandıra yersiniz, bazısı ayranla sever simidi, o da saygı duyulasıdır. 5 çayına eve yetişirken simit alırsınız köşeden, köşebaşlarındadır onlar sokaktadır hep, bazı maaş günlerinin sıcak simitli kahvaltısı çıkar çocukluğunuzdan, bazı çulsuz zamanlarda da çıkar gelir eve dönerken aldığınız simidin kokusu, kuru kuruya da gitmez su alırsıınz belki yanına. Şimdi gözünüzü seveyim bütün bunlar simit sarayıyla olacak iş mi?
Yeni çıktı bu adetler; yok efendim simit salonu, simit evi, simit köşkü..kaşarlı simit, sucuklu simit, tamam güzel olabiliyor bazen tadı ve fakat simit gibi değiller anam babam, hem sokak simidinin yeri ayrı onu tartışmam ve bu simit sarayları hem sokaktaki simitçilerin hem de fırınların karşısında bir tehdit unsuru. Simit fabrikası açtılar be yarenler. Tuhaf olduk anasını satayım. Ben bu mekanların çoğalmasına karşıyım. Heeee.. Gitmedim mi hiç simit sarayına? Evvelce gittim elbet; ama gelin görün ki öldür allah gidemem artık, bir soğuuuuk, bir sevimsiiiiiiiz geliyor ki sormayın. Sanki sokak simitçisine ihanet etmiş olacağım gidersem, yani simit bende bir vicdan meselesi bir yanıyla artık.
Tayır tayır araştırmam dahilinde, bir simitçiyle {o simitçi Mustafa Çelik} görüşme dahi yapıverdim. Oturduk bir yandan çay içip simit yiyoruz Mustafa amcayla, amca simit satmaya devam ediyor bir yandan ben yanına çömdüm iskemleye, sorular soruyorum vesaire, derken geldi hatunun biri simit istedi, elinde de telefon " simit alıyorum fakirim artık hahahohoyt" dedi telefondakine, "de get" dedim ben içimden. Böyledir ama, güzeldir bir taraftan, geçen gün yine BirGünde açlık ve yoksulluk sınırının açıklandığı haberde simit ve çay fotoğrafı mevcuttu, ne güzel işte. Fekat buna karşın Mustafa amcayı tanıyan ve simidinin müptelası kişiler de gelmedi değil, tadı diyorlar başka şey demiyorlar, tadı güzel sokak simidinin arkadaş, içi dolu dolu, hele hele pekmezlisi.
Öte yanda ise dev dev yazılarla simit sarayları, bir nevinden hızlı yaşamın çarpıklığı..
Ye, tüket, lütfen tüket, tüketmezsen hatrım kalır, bugün ne tüketelim hayatım?, ben bugün yeterince tüketemedim, bugün tüketim için ne yaptın, buyur buradan tüket, tüketemediğinizi bize getirin biz tüketelim, daha çok yeyin, daha çok tüketin, tüketemediğin arkandan ağlar, tüket allah tüket, allah tüketeni sever...
Kısacası "tüketemiyorsan yaşama kardeşim!" diyen mekanların bir diğeri daha. Ne yeni bir şey ne de çok çok eski velakin simidi de alet ettiler ya bu kısır köse döngüye içim burkuluyor git gide.

Velhasıl-ı kelam,
Uzun zamandır simit bende çok hassas ve ciddi bir mevzu {çay gibi}, simidi ve simitçileri ben kadar ciddiye alan olmadı bir süre, buna eminim galiba yani. Simit üzerine araştırma yapmış olmaktan kelli pek bahtiyarım. Gel gör ki içim rahat değil. Rahatsız, huzursuzum. Şunu da belirteyim evvelce, ilerisi için sosyolojiye dair hökelekli işler vaadetmediğimin farkındayım üzerime gelmeyin, lakin kendimce mühim adımlar atmaya devam edeceğim.. {misal simitten sonra muhallebiye dadanırım kim bilir.}

Demem o ki simidi bir daha düşünün yarenler!
Simit deyip geçmeyin, şunu ısrarla rica ediyorum;
Simidi gidin sokaktan alın, saraydan değil. Çaycıya gidin sonra bandırın çaya simidi, elleşmeyin kalsın çay bardağında birkaç susam tanesi, damağınızı yara yara yiyin simidi, dilinizi yaka yaka çay için.


Müjde Müjde çaycılar listemin yanısıra yeni bir listeyle de karşınızdayım; güzel simit, pekmezli simit nerede bulunur?

Liste dediğim, salt iki mekan var şuan elimde:
Biri:
Taksim istiklal caddesi Mavi Jeans yanı, orada bahseylediğim Mustafa amca var, güzel simit satıyor, ahbap olursanız size çay ikram etmeye yanına oturtmaya, uzun süre sizinle konuşmaya bayılıyor. simit 75 para.
Öbürü:
Aksaray metrosunun girişinde sol tarafta duran simitçi, burada da 75 para. Mustafa amcam kusura bakmasın ama oranın simidi bir ayrı güzel, esaslıca pekmezli, sırf simit yiyeyim diye yusufpaşada iniyorum otobüsten o kadar yani, yani öyle böyle değil.

{Hamiş: Simit sen ne güzelsin! Ben seni yerim.}

23.01.2010

Sen "algı"mı koru yarebbi!

Dost tv çalışanı S. Bulut'a selam olsun..
Kıçın tavana vursun Seyfo!
Muş Alparslan Üniversitesi'nde bir araştırma yapılageliyormuş, şaşakalmadım sinirlendim haberi okuyunca BirGün'de, buyrunuz. "5-6 Yaş Çocuklarda Allah’ın Yakınlığı Algısı" araştırmanın başlığı. Kabullerden yola çıkarak nesnel sonuçlara daha doğrusu varsayımlara ulaşabileceklerini mi sanıyorlar ben o kısmı anlamadım. Kafa bulandırıyor bunlar. Bir de velilere sorulacak sorular mevcut, içlerinden beni en çok cezbeden "Genel olarak Kur'an okuma alışkanlığınız var mı?" Var diyenlere "Ne sıklıkla Kur'an okuyorsunuz?"sorusunu şapadanak sormak kaçınılmaz. Sabah kahvaltıdan önce 2 ayet hazmı kolaylaştırır bağırsakları çalıştırır diyorum bunun üzerine. Araştırmanın başlığından yola çıkarak, hocamız Kuyaş'ın bazı absürdlükleri ortaya sermek için ifadeleri çeşitli dillerde dillendirme yöntemini deneyelim. Kuyaş, devrim tarihi dersinde devrimin süreç oluşunu bize şu örnekle açıklamıştı: "Misal şapka devrimi diye birşey olmaz çevirin fransızcaya "revolution de chapeau" bak oldu mu, heee öyle uydurmasınlar bok devrimi püsür devrimi." Aynen hocamızın sözcükleridir bunlar, takdire şayan. Şimdi bu araştırma konusunu çevirelim; "La perception de proximité du Dieu aux enfants de 5-6 ans." oldu mu ? Bence olmadı, perception de proximité de dieu ne bir kere len? Allah Algısı nedir be kardeşim? Gülmeyi belden aşağılara saldık. Algılamanın ne olduğunu şaşırmış bilimadamları(?) şirazeyi iyice kaydırdılar. Algı duyusal bilginin yorumudur, almaktan gelir, bilgiyi seçmek almak anlamak yorumlamak.. Allah'ı seçtiniz? aldınız? anladınız? yorumladınız? Nasıl oldu bu, orası meçhul. 5-6 yaşındaki çocukların bunu yapmasını istediniz hatta. Bre zındıklar, öncelikle hangi duyunuza hitap etti bu allah, onu deyin hele. 5 duyu organından hangisine? Kıçınızın duyumsamasıyla bilimsellikten dem vurmayınız. Hele bu iş için çocukların beynini denek addetmeyiniz. İşte günün serzenişi, bilim adamı diye etrafta popo kılları dolanıyor, yazık yahu. Üniversitenin ismine ayrıca dikkat çekiyoruz ve hep bir ağızdan uluyoruz. Bu da üniversite işte, böyle yerlerde okuyoruz biz. Kendimi durdurmuyor ve Muş Üniversitesi'nin kataloglarını tarıyorum, algı sözcüğünü yazdığımızda karşımıza çıkan 5 adet materyalden ikisi beni şaşırtmıyor;
3- Din Ve Beyin; Beynimiz Nasıl Çalışır, Dini Nasıl Algılar?/Gazi Özdemir/Rafta
4- Kur'An'In Temel Hedefi Ve Kur'An Algısı/Şehmus Demir/Rafta
Allahın mesafesinin algısının yanında bunlar daha makul görünmekteler, yine de elimde değil,
sinirden gülüyorum; muhtemelen biri algıyı Muş Üniversitesi'ne yanlış öğretmiş. Muş üniversitesi de canım benim almış gazı durdurak bilmiyor, araştırıyor sözüm ona.


Diptut: Başta Dost TV ye niye çemkirdim? Anlatalım. "Birİnci" diye bir proğram var orada(esasında kanal baştan ayağa bir islam topağı), böyle reklamların arasında geliyor dikiliyor karşınıza 5-6 bile değil 3 yaşında kadar bir çocuk, kız evlat, başı bağlı, kuyanı keyim, peygambey falan diyor, çok ciddiyim, açın izleyin. Hikayeler anlatıyor ve allah peygambey sevgisinden bahsediyoy. Yok bir adam varmış yalan söylemiş şöyle kötülük gelmiş başına falan da zırtdana zurtdana. İşte bu allahı algılamış bir çocuk fazlasıyla. Bir dahaki araştırmada "Allah'ta çocuk algısı"nı araştırmalarını dilerim. Dünyanın dört bir yanında açlıktan sefaletten, salgın hastalıktan ölen çocukların, 5-6 yaşında güneydoğu'da boyacılık yapan şimdiden emekçi, o büyük insanlığın algısı? İşin aslı inandıkları allah varsa, kendini savunacak yüzü yoktur herhalde bütün bu ahval karşısında. Sergiler sayrılar.. Bir sinirliyim bu aralar..

20.01.2010

Enternasyonal Şalala Öldü

10 ocak 2010. Mano Solo ölmüş. Bulut dostumdan aldım haberi. Belki Mano Solo'nun bir konserine giderim diyordum seneye bir başka toprağa kısa süreli yerleşimimde, heyhat. Uzun zamandır aidsle mücadele etmeye çalışıyordu ve kasımda bir konserinde sahnede fenalaşıp hastaneye kaldırıldı. Bu ayda da öldü. Garip ki üzerine harikulade bir şarkı yazdığı bu ayda {janvier}, Ocak'ta öldü. Etrafımızda bizi seven herkesle beraber yalnızız diyordu bu şarkıda. Dünyanın ayaklarının dibine akıp gittiğini söylüyordu. Bulut dostumla beraber sas paul boulinier diye bir yerde bulmuşum "je sais pas trop" albümünü, fişini buldum. Onca kararsızlıktan sonra bulut dostum bit pazarı emmaüs'ün albümünü bense bu albümü aldım, çıktık dükkandan. Eve dönünce hemen dinlemiştik albümü. Pek güzel albüm, pek güzel bu adamın sesi, pek güzel şarkılarının sözleri de müzikleri de. "Je suis venu vous voir" isminde bir şarkı var albümde, bir arkadaşa bakıp çıkmaya gelmiş gibi hissediyor insan herkesin yaşamını. Bizi görmeye geldi, gördü ve gitti enternasyonal şalalamız. Giderayak şarkılarında diyip durdu şunları; "la liberte ou la mort j'aurais eu les deux"{la liberté} "n'aies pas peur, viendra le jour et l'heure, en douceur la vie soufflera ses vraies couleurs." {sens-tu} "le combat continue sans moi. tant que quelqu'un écoutera ma voix je serai vivant dans votre monde à la con."{je suis venu vous voir}