31.08.2009

evham

Suskunluğumuzun zemini belli belirsiz sebeplerle, kafa karıştıran ihtimaller ve bazı bazı inanılmış olmalarıyla epeyce sağlamdı. Söyleyebileceklerimizi sakınmak huyu, bir deli huyu muydu? Tembellik deyip geçmeli belki de. Yalnızlığın mümkün olmadığını anlayabiliyor, bir anıyı, bir kimseyi, bir hayali, bir geleceği ve şimdiyi, arasına sıkıştığınız kalabalıklar haline getirmekte ustalaşıyorsunuz zamanla. 


Zamanla susmanızın taşıdığı manalar değişiyor. Değerlendiriliyorsunuz etrafınızdaki o onca kalabalıkla ve onlara karşın kendinizle. Bir bilememezlik, tutukluk vuruyor her hareketimize. Uzaklaşmanız, bambaşka ülkelere ve şehirden şehre dolanmanız içinizde taşıdığınız kurşuni ağırlığı hafifletir sanıyorsunuz. Gittiğiniz her yerde, evvelden beri kurmaya çabalayıp da kuramadığınız cümleleri bir de bilmediğiniz, tam hissedemediğiniz bir dilde kurmaya çalışıp beceriksizlikle karşılaşıyorsunuz. 


Kendi hikayemizi, dargın olduğumuz her sıfatı bir başkasıyla tamamlamak gereği yakamızı bırakmıyor. Bir eskimişlik kokusuyla yeni, yepyeni başlangıçlara yaklaşmaya çalışsak da bu kokudan korkuluyor. Alışamıyoruz sevmeye, ağır yaralar almış olması, hatta küçük berelerden bile evham kapması, acı çekmesi işimize geldiği kadar hoşumuza da gidiyor. Kaç sevginin bırakılmışlığının ahı yahut pişmanlığı varsa da içimizde, birçoğunu tekrar tekrar kurmanın mümkünlüğünü de sorguluyor hep bir yanımız. Sonrasında bir başka önü alınması güç arzuyla hüzne el uzatıp, yalnız kendimizin anlayabileceğini sandığımız, ki aslında kendimizde bile çözemediğimiz, sorunlar yaratıyoruz. Aksi olarak korkunç bir hüzün yokluğuyla da bir diğerinin bizi sevemeyeceğine karar verebiliyoruz. 


Defalarca dolandığımız sokaklar, ilgisizliğimizle bizi boğuyor. Manzaraları artık anılarla yorumlamaya başladıkça, her baktığımız duvardan biri çıkabiliyor. Başınızı çevirip bambaşka bir sokağa girdiğinizde bilinmedik yeni yaşamlara kucak açmış gibi temiz hissedebiliyorsunuz, geçmişinizi sürüye sürüye her yerde kokunuzu bıraktığınızı bile bile. 


Bilmekten öte elinize kağıtlar geçiyor bir de. İçinizdeki itki yazmanızı, bir şekilde bir zehri kusmanızı söylüyor. Sözlerinizi salt kendinize duyurmaktan başka bir çıkış yolu olmadığında bir de onları gözünüzün önüne getirme arzusu, anıları yeniden kurup aralarına burnunuzu sokmayı zorunlu kılıyor. Artık acınızı yaratabildiğinizi fark ediyorsunuz. Ensenizin, burnunuzun terlediğini, ellerinizin soğuduğunu, bir kelimeyi binbir güçlükle kağıda döktüğünüzü, okuduğunuzda karnınıza ağrılar girdiğini ve gireceğini biliyor, bu anıların yaşanırken değil hatırlanırken daha çok değerli ve kuvvetli olabileceğini görüyorsunuz. Bir korku sizi itekliyor, sizi kovalayan bir yığın virüs oluveriyor sanki bütün anılar. 


Hüznünüzü akıllıca yarattığınızı ve onu sevdiğinizi görüyorsanız, bundan sonra türlü olası riskleri göze almaya başlıyorsunuz. Anladınız artık; ilhamdan değil evhamdan yazıyorsunuz. 



Hiç yorum yok: